E-Posta: Şifre: Beni Hatırla | Şifremi Unuttum

Hematoloji Tarihçesi
 

Hematoloji olarak bilinen kanın bilimsel çalışmaları, mikroskobun bulunmasından sonra başladı. Bununla beraber, kana olan ilgi, kanın sağlık ve hastalıklarla ilişkisi ilk insandan beri vardır. Fazla kan kaybı sonucu ölüm olduğu biliniyordu ve bu yüzden kanın hayatın önemli bir parçası olduğundan şüpheleniliyordu. Ölümcül olmayan kan kaybı, yine de iyileşmeye bir şans verdi. Şuur kaybı kan kaybı ile gelişirdi fakat kan yerine koyulduğunda kişinin sağlığı ve direnci artardı. Sembolik olarak kanın içilmesi, hayatın yenilenmesi ve düzelmesini sağlıyordu. Hatta bu gün, kanın sihirli görünümü bizi etkilemeye devam ediyor. Red Cross’un sloganı ‘’ kan ver, hayat ver’’ buna iyi bir örnektir.

YUNAN  DÖNEMİ

Yunan filozofu ve bilim adamı Hipokrat  tıp biliminin babası kabul edilir.Hipokrat insan vücudunun dört elemandan yapıldığını bildirmiştir. Bunlar: Ateş, hava, su ve topraktır. Bu elemanların vücudun dört adet sıvısına tekabül ettiğini belirtmiştir. Bunlar: Kan, sarı safra, mukus ve siyah safradır : Hipokrat tarafından  bulunan bu sıvıların varlığının kanıtı: kanın koagülasyonu üzerine, kanın komponent parçalarının  ayrılmasıydı. En altta pıhtının siyah parçası, bu kısmı siyah safra olarak tanımlamıştır. Pıhtının üst kısmı kırmızı görünüyordu, O kan olarak gördü. Sarı safra serum içinde görüldü ve mukus fibrin içinde idi.

Vücudun durumu bu dört elemanın ve sıvının varlığında ve birbiri ile karışması na bağlıydı. Eğer onlar  uygun orantılarda iseler kişi sağlıklı oluyordu. Bununla beraber onlar arasındaki harmoni bozulduysa hastalık gelişirdi. 

Elbette ki kişilik farklılıklarının  da bu sıvıların birinin üzerinde baskın olması da etkili idi, ve bir kişi çok fazla kanlı, bir diğeri çok mukuslu, çok fazla sarı safralı, veya çok fazla siyah safralı olarak sınıflandırılırdı.

 

Aristotle genel olarak eski çağın tüm biyologlarının en büyü kabul edilir, Hipokrat’ın fikirlerini kabul etmiş fakat kanın formasyonunun açıklanmasında önemli olan, kaynama veya pişirme konseptini  eklemiştir.O’nun teorisine göre yiyecekler karında pişiyordu ve buharlar üreterek  kalbe ulaşıyordu.  Bu organ, buharı kana dönüştürüyordu ve kanın hareketi yoluyla besinlerin vucudun tümüne taşınmasını ve özümsenmesi sağlanıyordu. Dahası, O kalbin ruh ve zekanın organı olduğunu, bu şekilde beynin amacının mukus üretmek ve bir soğutma sistemi faaliyeti yoluyla kanın aşırı ısınmasının engellenmesi görüşündeydi.

Aristotle ile aynı zamanda yaşamış olan Sakız adasından Erasistraus teorisinde; bütün hastlıkların sebebinin kan fazlalığı durumuna bağlamış yani sindirilmemiş gıdaların varlığında kanın miktarının arttığını belirtmiştir.  Erasistraus’a göre, kanın bu fazla üretiminin tedavisi, sadece ileri decede açlık çekmekti (starvasyon). O aynı zamanda dolaşım sistemi ile ilgili detaylı çalışmalar yaptı ve bize ilk kalp ve damarlar ile ilgili kesin tanımlamalar vermiştir. O, arterleri ve venleri çıplak gözle görülebilen en son bölümüne kadar incelemiş ve onların bir şekilde daha küçük alt bölümlere ayrıldığı teorisini ifade etmiştir.

O’nun süregelen bu çağdaş teorisi ile birlikte arterler sadece ‘’pneuma’’(hava, can) içermekteydi ve kan, venler ile sınırlıydı.  Bu hatalı konsept anlaşılabilir. Çünkü, bir hayvan öldürüldüğünde, kan arterlerden fışkırır ve disesyon yerleştiği zaman, bu kalbin ince damarlı odaları majör müsküler arterleri tüm kanlarını dışarı pompalar ve boş görünürler. Arterlerden kanama, açıklanan ‘’pneuma’’nın arter boşluğuna doğru yaralandığında oluşur ve kan venlerden arterlere penetre olur ve  yaradan akar.

ROMA DÖNEMİ:

Romalılar’ın Yunanlılar’ı fethetmesine rağmen, Romalılar Yunan kültürünü kendi medeniyetlerine absorbe emişlerdir. Yunan filozofları aynı zamanda Roma düşüncesini büyük bir şekilde yansıtmışlardır. Romalılar pratik bir toplumdular ve Yunan buluşlarını örneğin savaş, ziraat, yönetim ve hükümet organizasyonu gibi alanlarda uygulama kabiliyetine sahiptiler.Bununla birlikte biyoloji ve tıp alanındaki birikimleri azdı. Kan ve dolaşım sisteminin anlaşılması ve pratiğini yapan bilim adamları Celsus ve Galen idi.

Aulus Cornelius Celsus (M.S. 25-50) Romalı bir soyludur. Hz. İsa’nın zamanında yaşadı. Tıbbi pratikler için anatominin önemini vurguladı. O, arterlerin basınç altında kan içerdiğini ve hava içermediğini biliyordu. Deneyimsiz insanların kan almasının tehlikeli olduğunu belirtti. O, infeksiyonlarla çok ilgiliydi ve inflamasyonun belli başlı dört belirtisini listeledi bunlar: Calor (ısı), rubor (kızarıklık), tumor (tümör,şişkinlik kabartı), ve dolor (ağrı)’dır.

Claudius Galen of Pergamum (M.S. 129-199) Eski çağın son büyük tıp yazarıydı. O’nun ölümü ile Yunan Tıbbı’nın yaratıcı periyodu sone erdi ve O’nun yazdıkları, Rönesans dönemine kadar tıp biliminin sorgulanmamış kaynağıydı. O, çeşitli konularda üstün kabiliyetli (dahi)olarak dikkate alındı. Bununla beraber, en çok tıp alanındaki yazılarıyla çok ünlüdür. O, özellikle dolaşım sistemi ve kan ile ilgili tanımlamaları ile ünlüdür. O, sindirim ürünlerinin karından kan damarları ile karaciğere transfer edildiğini yazdı.  Karaciğerde bu ürünler kana dönüşürdü. Gıdanın kullanılmayan bu kısmı, dalak tarafından absorbe edilir ve siyah safraya dönüşürdü. Bu da daha sonra bağırsaklara doğru boşaltılırdı. Aşırı su böbrekler yoluyla kandan ayrılırdı. Konsantre olmuş kan karaciğerin venlerine  vücuda ve  kalbe doğru taşınıyordu.

Galen’in dolaşım sistemi üzerine çalışması fizyolojik düzensizliğin değişik karışımıydı ve doğru demonstrasyonlardı. Hatalı noktalar bırakmasıyla beraber, kalp ventrikülleri ve arterler sadece pneuma içerirdi, onun dolaşım sistemi ile ilgili etraflıca tanımlamaları,  Erasistraus’dan daha doğru idi.

Fakat O’nun kafa karıştırıcı fikirleriyle beraber, batı dünyasında büyük bir etki yaptı ve yaklaşık 10 yüzyıl hekimler ve biyologlarca sorgusuz kabul edildi. Sadece Rönesans düşüncesi geldiğinde  Gallen’in görüşü sorgulandı. Daha fazla güçlü tartışmalardan sonra –ve insanların kanın  orjini ve hareketi ile ilgili doğru düşüncelerine olan inancı güçlü bir şekilde devam etti-. Bu zamanın sonunda bilim dünyası, Galen’in hatalı kavramlarını itiraf etti.

 

RÖNESANS DÖNEMİ:

Galen’in katkılarından sonra bilim ve tıp karanlık çağa girdi, Tanrıdan insana  dönen düşünce  tekrar önem kazandığında bu dönem 14.yüzyıla kadar sürdü. Rönesans, tekrar araştırmanın merkez objesinin insanın kendisinin olduğu dönemdi. İnsan vücuduna ve onun fonksiyonlarına saygıyla birlikte yeni bir merak gelişti. Bilim ve tıbbın öncüleri arasında Leonardo da Vinci (1452-1519) ve Andreas Vesalius (1514-1564)  vardı. 1510’larda da Vinci, kan damarlarının çok detaylı  dizaynını  da içeren bir seri anatomik dizayn oluşturdu. Bir süre sonra Vesalius aynı zamanda pek çok nesil için büyük bilimsel doğrulukta ders kitabının anatomi atlasını yaptı. Her iki bilim adamı, arterler ve venler arasındaki bağlantıyı anlamaya çok yaklaştılar, fakat kapillerlerin varlığını öneren  kapalı bir sistemin konseptini asla anlayamadılar.

Dolaşım sisteminin kapalı bir sitem gibi ilk tam tanımlanması İngiliz bilim adamı William Harvey (1578-1657) tarafından yapıldı. 1628’de O’nun klasik çalışması, De Motu Cordis et Senguinis (On The Movement of the heart and the blood)’nı yayınladı. O yayında , dolaşım sistemini bir düzen içinde, kanın kalp yoluyla arterlere, oradan dokulardaki kapillerlere aktığını ve venlerle kalbe doğru geri dönmesini tanımladı. Gerçekte bu gün aynı görünümü kavramış durumdayız. Mutlaka belirtilmelidir ki; bununla beraber Harvey asla kanın kapillerlere hareketini uygulamalı göstermemiştir. Bu uygulama 17. Yüzyılın başlarında mikroskopun gelişmesine kadar beklemiştir. ,

Kapillerlerin arterlere ve venlere bağlanmasının tam anlamı ile gösterimi Hollanda’lı Anton van Leeuwenhoek (1632-1723) (tarafından tanımlanmıştır. O mikroskopu ile küçük bir yılan balığının saydam kuyruğuna doğru bakmış ve aşağıdakileri yazmıştır .

Onun görünümü gözlerimizin daha önce görmediği bir güzelliktedir: Burada ben, hayvan huzur içinde suda uzanmışken, mikroskobum benim istediğimden daha iyi gösteriyorken farklı alanlarda kanın elliden fazla sirkülasyonunu buldum. Ben sadece kanın kuyruğun merkezinden uca doğru pek çok yerde fazlasıyla kısa zamanda damarlarla taşındığını görmedim, fakat aynı zamanda her birinin bir kavisi olduğunu veya kuyruğun merkezinden kanın geri taşındığını, tekrar kalbe doğru taşındığını gördüm.

Sonuç olarak, o bana planlı bir şekilde görünmüştür ki , benim hayvanda gördüğüm arter ve venlerin isimleri gerçekte bir ve aynıdır; yani onlar, uygun bir şekilde adlandırılmış arterlerdir ki kanı en uzun ekstremitelerine kadar taşırlar ve venlerle de onların geri getirdiğini kalbe geri taşırlar. Böylecegörüniyor ki, bir arter ve bir ven bir ve aynı damarlardır, uzatılmış veya genişletilmiştir.

Kan hücrelerinin ilk keşfi başka bir Hollanda’lı Jan Swammerdam (1637-1680) tarafından 1658’de yapılmıştır. Bu buluşun aynı zamanda van Leeuwenhoek’a atfedilmesiyle birlikte, O’nun kırmızı kan hücrelerinin kanın önceki elemanlarından geldiğini tanımlamasından itibaren Swammerdam’ın gözlemleri yaklaşık 50 yıl yayınlandı.

Leeuwenhoek’un tanımlamaları oldukça spesifik ve karşılaştırmalıydı. O, 1686’da ‘’memeliler yuvarlak kırmızı kan hücrelerine sahiptir’’i yazdı, orada kurbağalar ve çeşitli balıkların hücreleri ovaldi, ve onlar aynı zamanda ‘’merkezde parlak lekelere (nükleusun ilk tanımlanması) sahiptiler. 19.Yüzyılın ikinci yarısına kadar kan ve kan hücreleri hakkında çok az buluş vardı, histolojik boyalar ve sabitleyicilerin uygulanması ile daha iyi mikroskopik çalışmaların yapılması mümkün olabilirdi.

 

19. YÜZYIL:

Williem Hewson (1739-1774) tarafından akyuvarların varlığının ilk defa bildirilmesiyle birlikte Alman biyolog Paul Ehrlich (1854-1915) akyuvarların çok farklı tiplerini keşfetti. Ehrlich, yeni keşfedilen analin boyalarını tanımlayarak mikroskop altında hücrelerin parlak aydınlanma kapasitesini sağladı. Bu buluş, histolojide yeni bir devir açtı ve aynı zamanda modern hematoloji için temel yol gösterici oldu. Çeşitli asidik ve bazik boyalar ile yapılan deneylerle akyuvarların farklı gruplarını ilk defa Paul Ehrlich tanımladı. Ehrlich’in çalışmasına dayanarak diğer histologlar boyalar ve boya karışımları ile deneyler yapmaya başladılar.

1891’de Romanowsky asidik ve bazik boya karışımlarından renkli boyalar üretti ve bunların sırasıyla kullanılması ile üstün sonuçlar elde etti.Orjinal Romanowsky boyarlının pek çok çeşitleri o zamanlardan bu yana gelişti. En kullanışlı ve en yaygın kullanılan karışım’’^Wright’s’’ boyasıdır.Bu boya, asidik eozin boyası ve bazik metilen mavisi ve metil alkol solventi ile-ki aynı zamanda sabitleyicidir-karışımından oluşur.
Bu benzer boyalar bilim adamlarına ,sıklıkla hastalıklarda ortaya çıkan farklı tip kan hücreleri ve bu hücrelerdeki anormal yabancı oluşumlar arasındaki ayrıma izin verdi. Bu zamandan itibaren, kan yaymaları hastalıkların tanısında önemli bir araç olarak yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı.

Kan hücrelerinin fonksiyonlarının gerçekten anlaşılması 19. Yüzyılın ikinci yarısında Fizyoloji biliminin gelişimine kadar gerçekleşmedi. Karl Ludwig (1816-1895) oksijenin nefes alma ile absorbe edildiğini ve kan hücrelerindeki kırmızı rengi veren hemoglobin yoluyla dokulara taşındığını ilk defa kanıtladı. O, hemoglobin yapısındaki oksijeni kan geçerken dokulara bıraktığını ve daha sonra yeniden şarz olmak (oksijen depolamak ) için akciğerlere döndüğünü belirledi

E.F. Pflüger, Ludwig’in bir öğrencisiydi. Karbondioksitin kan tarafından dokulardan alındığını ve akciğerlerde atıldığını (deşarj olduğunu) gösterdi.

Hemoglobinin bir solunum pigmenti olarak bulunması biyokimyasal ve biyofiziksel araştırmalarda bu güne kadar azalmayan bir artış sağladı. Şüphesiz ki hemoglobin, en fazla araştırılmış proteindir.
Birinin söylediği gibi’’ Fizyolojinin anlaşılması için fare ne yaptı ise, hemoglobin de Biyokimya için yaptı’’. Hemoglobinin yapısı, fonksiyonları, anormallikleri, varyasyonları ve diğer karakteristikleri ni diğer büyük moleküllerden daha iyi biliyoruz. Hemoglobin molekülünün yapısı ve fonksiyonlarının anlaşılmasında en büyük katkı İngiliz bilim adamı Max Perutz,’un olmuştur ki bu katkılardan dolayı Nobel Ödülü almıştır.
Kan plazmasının rolüne olan ilgi aynı zamanda fizyolojinin gelişmesi ile başladı. Elbette ki kan fizyolojisinde hız kazanan çalışmalar Alman biyolog Johannes Müller (1801-1858)’den geldi. O, 1833 ve 1840’da çok ciddi çalışmalar yayınladı, Handbuch der Physiologie des menschen ‘’Handbook of Human Physiology’’(insan fizyolojisinin el kitabı). Bu, pek çok nesile doğru bir ders kitabı oldu ve vücudun biyofiziksel ve biyokimyasal büyüme ve gelişmesi ile ilgili büyük bir atılım yaptı. O, bir grup kabiliyetli bilim adamı yetiştirdi ve onlar kendi alanlarında ünlü birer bilim adamı oldular. Onların arasında Theodor Schwann (1810-1882), tüm hayvan dokularının hücrelerden yapıldığını buldu; Rudolf Virchow (1821-1913), hücre teorisinin babasıdır, tüm hücrelerin önceki hücrelerden türediğini belirledi. Karl Ludwig (daha önce bahsedildi) ve Hermann von Helmholtz (1821-1896), görme fizyolojisi ile ilgili önemli çalışmalar yayınladı. Tüm bu bilim adamları, kanın yapısı ve fonksiyonlarının çok daha iyi anlaşılmasını sağladılar.

Fransız fizyolog Claude Bernard (1813-1878) Müller ile aynı zamanda yaşamıştı. Bernard aynı zamanda Fiyoloji’nin bir bilim olarak gelişmesinde çok büyük rol oynadı. Bernard, fizyoloji bilimine üç büyük katkı yaptı.

Birincisi: Vücudun çeşitli bölümlerine kanın sağlanmasında sinir sisteminin düzenleyici rolünü buldu. İkincisi: ‘’iç salgılama’’ düşüncesini geliştirdi- yani, salgı bezlerinin bileşikleri direkt olarak kana salgıladıklarını -belirtti. Son olarak en önemlisi: Homeostaz konseptini oluşturdu –yani, homeostaz ; iç sıvı çevresinin stabilitesidir. O, ‘’bir organizmanın optimal fonksiyonunun düzenlenmesi için , onun komponent hücrelerinin kapalı regüle edilmiş kompozisyonunun merkezi tarafından çevrelenmelidir’’demiştir.

Bernard’ın ölümünden itibaren homeostazın bu prensipleri daha da doğrulanmıştır. Şimdi oldukça açıktır ki, daha yüksek omurgalıların ‘’iç ortamı’’ kompleks regüle eden mekanizmaların hedefidir ve sonuç olarak onun kompozisyonu çok iyi sınırlamalar içinde kontrol edilmiştir. Hemotoloji biliminin gerçekte asıl önemi, hastalıkların modern klinik teşhisinin daha çok , kan ve diğer vücut sıvılarının çeşitli komponentlerinin kalitatif ve kantitatif farklılığının varlığına dayandırılmasıdır.

Homeostaz terimi ilk defa 1929 yılında Amerikan fizyolog Walter Cannon (1871-1945) tarafından kullanılmıştır. O, kanın kompozisyonu ile ilgili pek çok normal limitler belirlemiştir. Cannon tarafından homeostaz açık olarak şu şekilde tanımlanmıştır.

‘’ Vücutta sürekli devam eden durumlar’’equilibra’’ olarak adlandırılabilir. Bu kelime, bununla beraber oldukça açık anlamı, bağlantılı, basit fizyokimyasal alanlara uygulanabilir. İlişkili sistemlerle güçlü ve dengelidir. Koordine olmuş fizyolojik prosesler- ki organizmada pek çoğu değişmez durumda devam eder, çok kompleks ve yaşam için çok özel bir durum içerir. – onlar; beyin ve sinirler, kalp, akciğerler, böbrekler ve dalak gibi kooperetif olarak çalışırlar.-Yani, benim önerim, bu bölümler için özel bir düzenleme: Homeostaz’dır. Kelime, bir şeyin sabitlenmesi ve hareketsizliğini ifade etmez, bir durgunluktur. O bir durumdur-farklı olabilen bir durumda, fakat rölatif olarak süreklidir-‘’.

 

 


20. YÜZYIL:

20. yüzyılda hematoloji, biyomedikal alanının önemli bir branşı haline geldi. Son 80 yılda kanın yapısı ve fonksiyonları ile ilgili pek çok bilgi açığa çıktı. Pek çok önemli hastalığın çeşitli kan hücrelerinin ve plazma proteinlerinin anormal yapısı sonucu olduğunun anlaşılması ve tam anlamıyla açıklanması yalnızca bu yüzyılda oldu. Bu konseptin kabul edilmesi ile birlikte çok sayıdaki klinik hastalığın tanımlanması için çeşitli kan hücrelerinin yapısı ve kan plazmasının bir teşhis aracı olarak kullanılması düşüncesi gelişti. Bu gün kanın analizi , hastalıkların teşhisinde klinisyenlerin en çok kullandığı araçtır.

Bilimsel gelişme, laboratuarlarda yeni araç ve tekniklerin geniş bir şekilde kullanımına dayanır. Bu aynı zamanda klinik laboratuarları için de doğrudur. Son 50 yıldır pek çok hükümet, özel işyerleri ve üniversiteler bilimsel bilginin artması için basit araştırmalara büyük paralar harcamaktadırlar. Dahası, doğru araştırmaların avantajları sonucunda pek çok teknik ve araç gelişmiştir ve aynı zamanda bunlar tıbbı da kapsar bir şekilde uygulandı. Mikroanalitik metodların gelişmesi örneğin; kromotografi, elektroforez, spektroskopi, x-ışınlı kristalografi ve kısa dalga analizleri gibi, izolasyon , saflaştırma, kan ve kan plazmasında bulunan pek çok önemli bileşiğin tanımlanmasını mümkün kıldı. Faz-kontrast, fluoresan ve elektron mikroskopu gibi mikroskopların kullanılması ile çeşitli kan hücreleri ile venlerin açıklanmasına ve onların fonksiyonları arasındaki etkileşimi anlamamıza yardım etti. Gelişen doku kültürü teknikleri in vivo uygulaması olanaksız olan pek çok deneyin in vitro olarak yapılabilmesine izin verdi. Yeni biyokimyasal teknikler ve immunoassays (immunolojik teknikler), vücut sıvılarındaki çok küçük değişimleri (dalgalanmaları) ölçmeyi sağladı. Bu dönüşüm bize elbette ki hastalıkların daha iyi teşhisini yapmaya olanak sağladı. Kısaca 20 yüzyıldaki bilim ve teknolojinin gelişmesi, hematolojinin kendi alanında gelişerek yerleşmiş bir bilim olmasını sağladı. 20. Yüzyıl aynı zamanda pıhtılaşma ve kanama bozuklukları için aydınlanma sağladı. Fibrinojenin varlığına rağmen ,onun fibrine dönüşümü 19. Yüzyılda biliniyordu. Koagülasyon işlemi için açıklamanın elde edilmesi son birkaç 10 yıla kadarki süreyi aldı.Bu alan ile ilgili hala birtakım sırlar kaldı. Bununla beraber, pek çok pıhtılaşma faktörü ve tüm önemli koagülasyon yolları açıklandı.

İmmünohematolojinin alt bilimi aynı zamanda bu yüzyılın başında başladı. Hematolojinin bu branşının gelişimi kan transfüzyonunun tarihi ile yakından ilgilidir.Kan transfüzyonu fikri uzun zamnadır vardı. Kana atfedilen adeta sihirli niteliklerle, pek çok insanın kan transfüzyonu yapmayı denemesi sürpriz değildi. Kan taransfüzyon tekniklerinin ilk tanımlanması 17. Yüzyılda ortaya çıktı. Christopher Wren, Londra’da St. Rauls katedralinin mimarı olarak daha iyi bilinir, ilk enjektörü ürettiğini söyledi. Küçük bir kuş tüyünü kanül gibi kullandı ve bu kanülü bir keseye bağladı. Bu aparatlar, bir şekilde modern ilaç verilmesinde örnek oldu ve sıvıların intravenöz olarak verilmesinde kullanıldı. Fakat, kanın pıhtılaşmadan yeterli miktarda akması ile ilgili problemden dolayı kan transfüzyonununda çok az insan başarılı oldu. Onlar, sıklıkla işlem sırasında hastalarını öldürdü. Sonuç olarak, bir çok mahkeme vakasının olması ve çok küçük başarı neticesinde, kan transfüzyonunun ilerlemesi bu yüzyıla kadar asla geniş çapta olmadı.

1886 ‘da Jules Bordet, eritrosit hücrelerinde antijen aktivitesi olduğunu ve deney hayvanlarına uygulandığında antikor üretebildiklerini gösterdi. 1900’lerde Paul Ehrlich , aynı türlerin üretiminde benzer ilişki olabileceğini gösterdi. Amerikan bilim adamı Karl Lansteiner (1868-1943) bu fenomen için bir açıklama önerdi. 1905 yılında bir seri deneyler yaptı. O, eritrositlerin yüzeyinde ABO antijenlerinin varlığını keşfetti ve kan grup tiplerine göre tüm insanların dört majör kategoriye bölündüğünü artaya koydu. Bunlar: A, B, AB, ve O’dur. 1940’da Lansteiner, eritrositler üzerinde Rh sistemini buldu. O’na ABO antijenleri üzerine çalışmaları için 1930’da Nobel Ödülü verildi.

Çeşitli kan gruplarının bulunması ve kan grubunun hangi bireye ait olduğunun doğru tanımlanması,
Kan transfüzyonunun hastalar için ciddi sonuçları olmaksızın yapılmasını mümkün kıldı. İlk kan transfüzyonu 1937’de Şikago’da General Hospital’da yapıldı. II. Dünya savaşı süresince teknik oldukça popüler oldu ve pek çok yaralı askerin hayatının kurtarılmasına yardım etti.

 


GELECEK YÖNERGELERİ:


Kan transfüzyonunun kesin gereklilik olarak görülmesinden itibaren, nonreaktif, inert, suni tip kanın çoğunun kullanılabileceği veya onun tüm fonsiyonlarının yan etkisiz olarak kullanılması için bir seri kişisel araştırmalar başladı. Suni kanın pek çok prototipi deney hayvanklarında denendi. Onun insanlardaki kullanımı yan etkilerinden dolayı sınırlıydı. İlk suni kanın bir hastada kullanılması 1979’da rapor edildi. Japon cerrah Kenji Honda hastalarından birine 1 litre oksijenlenmiş perflorokarbon emülsiyonu verdi. Çünkü O, sıfır negatif kan bulamamıştı. Hasta perflorokarbon- Acil operasyonlardan sonra ayrıldı -uygulaması ile hayatını sürdürdü. Bundan itibaren, perflorokarbon kimyasalları bir seri cerrah tarafından kullanıldı, fakat kan yerine konulabilecek en mükemmel madde araştırılmaya devam etti.
Sonuç olarak, immunolojideki en son gelişmeler bize tedavisi güç olan genetik hastalıkların örneğin; beta-thalasemi majör, aplastik anemi ve orak hücre anemisi formları, elbetteki lösemi çeşitlerinin tedavisinde yeni çözüm yolları açtı. Bu hastalıkların çoğu, eğer uygun kemik iliği transplantasyonu erken dönemde verilirse tedavi edilebilir. Fakat uygun donörler bulmak sıklıkla zordur. Bu problemin üstesinden gelmek için, araştırmacılar kök hücre-ki bunlar tüm kan hücrelerinin artışını sağlar- transplantasyonunu önermektedirler. - fonksiyonel bir immun sistem gelişmeden önce Fetusun içinde bu genetik hastalıklara maruz kalırlar. Hayvanlardaki önceki denemeler oldukça başarılıydı. İnsanlardaki denemeler son zamanlarda yapılmaktadır. Biz gelecekte, hematolojik hastalıkların tedavisinde daha çok immünolojik büyük ilerleme ve buluşlar bekleyebiliriz.

 


« Geri

İçerik Ortaklarımız